|
|
|
|
|
 |
| |
İyi Eğlenceler!
|
 |
Türkü Hikayaleri : Yaşanmış
Türkü Hikayeleri ve Sözleri
İnsan Kısım Kısım Yer Damar
Damar |
|
Taş döşeli yollardan şakırtılı
at arabalarının gelip geçtiği demlerde Tokat bir dağ
içindeyken, gülü bardağı içindeyken, yüzü kaleye
bakan ahşap evlerden birinin şenliğiydi Hediye, üç
eteği sırma işleme, başı Tokat işi yazmalı,
yazmasının ucu pembe oyalı. Endamı fidandan narince,
boyu gül ağacı misali küçücük, alımlı, edalı bir
kızcağız.
Kınalı Kazova üzümlerinin toplanıp pekmez yapıldığı
aylarda Tahtaoba Köyü'nün saygın ailelerinden
birinin oğlu Hüseyin görüverdi onu. Tenhada
buluştular, iki gencin yüreği birbirine ısındı.
Çok geçmedi aradan, Tahtaoba'dan dünürcüler geldi
Hediye kızın evine. Köy ağası babanın biricik oğlu
Hüseyine'e istediler onu. ''Yaşı küçücük ''dedi
anası ''Baba ekmeği yemedi doyuncaya dek''.
Ekleyeceklerini söyledi oğlan tarafı. ''Bizim
oğlumuzda yeni yetme...Söz edelim, aht verelim,
bakleyelim. Gül yanaklı Hediye bu yaz gelinimiz
olur.''
Tez büyür kuzu misali, kız kısmının da yuvadan kuş
misali kanatlanıp tez uçanı makbuldür. Hele talibi
Tahtaoba'nın efendilerindense, bol haneye geln
gidecekse, anasının babasının adını saydıracaksa
fırsat kaçırılmaz. ''oldu'' dedi büyükleri.
Hediyenin ak ellerini bu bahar kınalayacaklardı.
Madem insan evladıydı isteyen, hayır işte acele
etmek en güzeliydi. Verdiler Hediye'yi bıyıkları
yeni terlemiş Hüseyin'e. Şerbetini içtiler, sözünü
kestiler. Tahtaoba'nın ağası koçlar kurban etti.
Hüseyin, endazesi on yedi kuruşa mor kadifeden
fistanlık kumaş aldı Hediye'ye. İpek bürüğe
bürüdüler genç kızı, boynuna gümüş hamaylılar,
alnına Hamidiye paralar taktılar. Bakır tepsilerin
arkasını tıkırdatarak oynadı kadınlar.
Kış geçmeden yaprak küpleri basıldı. Erik ezmeleri,
tarhanalar, sebze kuruları, bulgurlar, setikler,
yarmalar hazırlandı. Bahar başında toplanıp yazıda
kurutulmuş madımaklar çıkınlandı. Kasım yağmurları
Yeşilırmak'ı coşturmadan tahtaları kararmış ahşap
evlerin dış kapıları kapatıldı. Baba evinde artık
misafir muamelesi gören Hediye çeyiz teleşına düştü.
Kafesli pencerenin önündeki sedirde oturup yoldan
geçen herkesi ''Belki Hüseyin'dir'' ümidiyle süzerek
küçücük ellerinin ak parmaklarındaki iğne ile al
yazmaları, kara yazmaları renk renk, çiçek çiçek oya
ile çevirdi. Ayvalar toplanırken ayıldı haber. Ateş
düşmedik ocak bırakmayan seferberlik memleketin her
köşesinden yine delikanlıları istiyordu. Bu kez yaşı
on sekize değmiş delikanlılarda... Şehirden şehire,
köyden köye haber uçuruldu. Sırtını kayalara dayamış
Tokat'da titredi bu havadisle. Bin üç yüz on beş
doğumlular kışlada toplanacaklar. Karayağız Türkmen
delikanlıları kalktı geldi, zıpkalı Karadeniz
uşakları beşer onar gruplar halinde akın etti çevre
köylerden, kimini Çanakkele'ye yazdılar,kimini
Filistin'e, kimini Yemen'e. Gözü yaşlı duacı
analarla sabırlı yavuklular kaldı geride. Ardından
bir maşrapa şu döktükleri delikanlıları için
yanaklarından süzülen yaşlarını yazmalarının
ucundaki gül oyalarına sildiler. Geride kalan kalbi
kırık yavuklular içlerindeki yangını türkü yaptı. On
sekizlik yiğitlerin ardından ağlayarak söylediler.
Hey onbeşli onbeşli
Tokat yolları taşlı
Onbeşliler gidiyor
Kızların gözü yaşlı.
Tahtaoba Köyü'nden bölüğe çağırılan gençlerin
arasında Bey Hüseyin'de vardı. Al atını topuklayıp
ayrıldı köyünden yaşıtlarıyla birlikte. Tokat'ta
Örtmeliönü'ndeki kararmış tahtalarla kaplı evciğinin
kapısını çaldı önce. Sözlüsünün ana babsının elini
öptü. Göz ucuyla baktı utançtan yüzü kızaran
Hediye'ye. ''Vatan borcu ödeme zamanı, sağlıcakla
kalın. Dua edin çocuklarınız için. Döner gelirsem
ahtımdayım. Çift davullar çaldırıp toy yaparım.''
dedi onalra. Sonra helallik dileyip ayrıldı
Hediye'nin evinden. Başını çevirip tekrar tekrar
ardına bakarak sürdü atını.
Gidiyom gidemiyom
Seni terk edemiyom
Sevdiğim pek küçücük
Koyupta gidemiyom.
Boynunu büküp asker yolu bekleyen bir sürü genç
kızdan biriydi artık Hediye. Her gece dua ederek baş
koyduğu yastığını sabaha kadar gözyaşlarıyla
ıslattı. Günleri saya saya, aylar sonra yerine
varabilen sarı zarfların içinden bir hayır haber
alma ümidiyle bekleyerek geçirdi mevsimleri.
Hasretini nakış nakış döktü iğne oyalarına, dantel
perdelere, kilim tezgahlarında dokunan cecimlere.
Tokat'ın çıplak dağlarını bembeyaz karlar örttü
önce, sonra karlar çağıl çağıl eridi, kuru ağaçlar
canlandı, tomurcuklandı, yapraklandı. Asmalar
gözyaşı gibi salkım üzümlendi. Kah Batmantaş Köyü'ne
bir ateş koru gibi kara haber düştü, kah Yatmış'a,
kah Hampınar'a Salavatlarla uğurladıkları
delikanlılarının toprağa düştüğü haberini alan kara
bahtlı analar, kara çatkılı yavuklular, dul kalan
tazeler maşrapalarla su döküp ıslattıkları kapı
önlerini gözyaşlarıyla suladılar. Memlekette yangın
düşmedik ocak kalmadı. Eli yüreğinde uyandı her
sabah Hediye. Komşu kadınlara rüyalarını tabir
ettirdi. Mahsun mahsun yollara bakıp bir haber
bekledi karayağız Hüseyin'inden, uçup giden
turnalardan haber umdu. Sabah esen serin rüzgara
selam asıp yolladı. Çok mu uzktı Yemen dedikleri
yer, şu çıplak dağların ardına gitse bulurmuydu
yarini? Buluverse al kanlı yarelerini sarar mıydı
pembe çevirmeli ipek mendiliyle? Bekleyiş derde
dönüştü. Gelen her şehadet haberiyle kavuşma ümidi
biraz daha kırıldı. Analar, askere gitmiş babalarını
soran bebelere ''Az kaldı, dönecek.'' derken
ciğerleri sızım sızım sızlar oldu. Seneler geçiverdi
yüzlerde çizgi bırakarak. Yiğitsiz kalmış evleri
bekleyen köpekler yabancıya ürkmez olmuştu artık.
Dağlarda eşkıyalar peydahlandı. Asker kaçakları,
arsızlar, hırsızlar kol gezmeye başladı ortalıkta.
Bir gün falanca köyden baskın haberi geldi, bir gün
filancı köyden. Para eder herşeyi toplamışlar,
yiğidinin yasını tutan taze gelinleri dağa
kaldırmışlar, ıssıza çökertmişler. Hükümet
başedemiyormuş artık onlarla. Şehirlerde,
kasabalarda kimse kimsenin selamını almaz olmuş.
Güven diye birşey kalmamış. Hediye'nin anasıyla
babası yanlarına çağırdı. Utana sıkıla açtılar
endişelerini ona. ''Kara yazgılı kızım, dört yaz
bitti bir haber yok Tahtaobalı'lı Hüseyin'den. Böyle
susup beklemekle olmaz. Haberini alıyoruz nice
yiğitlerde şehit olduğu halde evine haber
uçurulmazmış. Kim gitti de geri geldi ki bu Yemen
denen ilden? Devletimiz her gün il il geri
çekilirmiş. Biz artık kocadık. Namusundan
endişeliyiz. Yama ustası Emin sana talip oluyor.
Erkeğin yaşlısı olmaz, Emin Efendi zengin bir
tüccardır. Oğlu uşağı yok, koca evde bir fidai başın
olacak. Biz gitmenden yanayız. Git evini ocağını
kur. Yuvanı bil sende. Dönüp dönmeyeceği bilinmeyen
bir sözlüyü beklemekle olmaz.'' Bahtsız Hediye yaşın
yaşın ağlayarak çıkardı parmağındaki söz yüzüğünü.
Ana babasının isteğine olmaz diyebilecek bir kız yok
o zamanlar, kötü yazgısını kabullenip oturdu. Birkaç
hafta sonra sessiz bir törenle Dimorta hanı'nda
yazmacılık yapan altmışına gelmiş Emin Efendi'ye
nikahladılar onu. Son güne kadar Hüseyin'in döndü,
haberini alma ümidiyle bekledi kızcağız, türküler
mırıldanıp pencere kafeslerinin önünde ağladı,
ağladı.
Gidiyom işte bende
Bir arzum kaldı sende
Ayva olup sarardım
Din iman yok mu sende
Çifte davullu hayallerine yandı Hediye. Gelin kınası
görmemiş küçücük elleriyle sildi göz yaşlarını. Bir
kaç kez görüp yüreğine nakşettiği Hüseyin'in yasını
tutmasına fırsat olmadan, kızıl işlemeli bindallı
giymeden gelin olup Emin Efendi'nin evine girdi.
Tokat bezlerine tahta kapılarla desen vuran yazma
ustalarındandı Emin Efendi. Uzun beyaz sakallı, yün
papaklı, vaktinden önce çökmüş bir koca esnaftı.
Yamru yumru elleriyle yazma desenledikten sonra
Meydan Cami'sinde namazını eda etmeden evine
gelmeyen bir yalnız adam... Önceki evliliğinden olan
çocuklarının her birinin şehitlik haberi gelmişti
çeşitli cephelerden. Değil Hediye kızın tazeliğini,
dünyayı hediye verseler içinde ölen yaşama sevinci
dirilesi değildi. Hediye kız bu kocamış erin
vakitsiz ayazlarla çiçekleri dökülmüş bir kiraz
ağacı gibi mahsun kederli Hediye kadın olup
çıkıverdi.
''Hayalde gör düşte gör, hele bir de düş de gör''
demiş ya eskiler, insanın işi bir kez ters gitmeye
görsün nasıl da yağar başına belalar yağmur misali.
Yüzünü güzel yaratmıştı Mevla ama talihi kötüydü
Hediye kızın. Yaşlı olsada kadrini kıymetini bilen,
başına kapak olan, namusuna sahip çıkan erini Azrail
alıp götürdü çok geçmeden. Daha evleneli bir yıl
olmadan dul kaldı Hediyecik. Aniden uçuverdi Emin
Efendi.Bir öğle üzeri kapıyı çalan çırağı ''Yenge,
Emin emmi öldü'' diye haber getirdiği zaman felaketi
ir çığlıkla karşıladı. Tokat'ın örfüydü ya cenazeyi
hemen hazırlayıp bekletmeden defnettiler. Vakitsiz
açılan güllere döndü Hediye. Tazecik yüzünü zamansız
soldurdu kötü kaderi. Şad olup gülmeden yas bağladı,
gelinlik giymeden dul kaldı, çiçek açmadan hazan
olmuş dallar misali yeşillerden allardan soyunup
karalara büründü. Tokat'ın orta yerinde Yeşilırmak
çağıl çağıl akarken, Hediye kadın akıtıp oturdu
köşesinde.
Ölüm acısı geçip yasını unutmadan yalnızlıkla baş
başa kaldı bahtsız kız. Emin Efendi'nin malının
mülkünün idare edilmesi gerekliydi. Yaşlı adamın
bıraktığı çarkı tek başına çevirmeliydi. Yuvasını
bırakıp baba evine dönse evini ocağını ne yapacak?
İyi kötü benimsemişti yeni hayatını, hem baba evine
sığamadığı için evlendirmemişler miydi onu.
Kocasından kalan malın mülkün icarıyla geçinip
giderdi. İbadet edip ölümü beklemekti bundan sonra
ona düşen.
Ne Hak'tan, ne hükümetten korkusu kalmamıştı azgın
çeteler komadı Hediye'yi yasıyla başbaşa. Şehrin
kıyısında koskoca konakta tek başına yaşayan bu taze
dulda çokça para olmalıydı. Hem kimi kimsesi yok.
Koruyanı sahip çıkanı bulunmayan bu kadıncağızın
malına mülküne el koymak kolaydı. Ay karanlık bir
gecede koca evin çift kanatlı kapısının önüne
vardılar. Bakır tokmağını tıklattılar yavaşça. Masum
kadın kapıyı açmaya korkunca omuzladılar hep
beraber. İçeri daldılar azgın kurt sürüsü misali,
sepet sandık dağıttılar, feryadına çığlığına kulak
vermeyip sırladılar Hediye'yi.Hoyrat eller dağdan
dağa dolaştırdılar onu. Zorla sahip oldular, kirli
elleriyle birbirine sundular, kalaylı siniler
üzerine çıkartıp el çırparak oynattılar. Nice zaman
sonra gönülleri geçti kızdan, bastıkları başka
köylerden başka talihsiz tazeleri görünce bir sabah
atın arkasına atıp Tokat'a getirdiler onu. Tan yeri
kırmızı bir utanç içindeyken sabah namazında dönen
yaşlılar kaldırıma düşmüş bir kız buldular. Üstü
başı yırtılmış ağlayan biçarenin başına toplanıp
konuştular da bir el uzatıp ''Kalk'' demediler.
Tokat yolu kaldırım
Düştüm beni kaldırın
Sevdiğimin uğruna
Vurun beni öldürün
Hediye'nin adı kötü kadına çıktı gayri.
Yemen'den Çanakkale'ye nice kez ciğer delici
kurşunlara uğrayıp, ihaneti, zulumeti, açlığı,
hastalığı yaşayıp da geri dönen olur mu?... Hak
Teala kulun alnına ölümü yazmayınca olur işte. Gözü
yaşlı Anadolu'nun ''Giden gelmiyor'' diye türküler
yaktığı cephelerde kah vuruşarak, kah esir düşerek
seneler geçiren Hüseyin dağın, taşın çiçeğe
büründüğü bir bahar başında çıkıp geliverdi
memleketine. Tahtaoba'dan savaşa yollanmış bin üç
yüz on beş doğumlu yirmi delikanlıdan bir o sağ
kalmıştı. Yüzü yaylaya bakan, içinden boz bulanık
seller akan köyün girişinde madımak toplamaya
koyulmuş tazaler tanıyamadı bu hırpani kılıklı
adamı, köpekler seğirtti üzerine. ''Benim ben!
Memleket aşırı diyarlara gönderdiğiniz Hüseyin'im
ben. Hak alnıma yaşa yazmış, kaderde size kavuşmak
varmış, döndüm... Emmi, dayı kızları, yad el değil
bu gelen. Bey oğlu Hüseyin'im ben.'' Köyün genci
yaşlısı kuşattı çevresini, boynuna boğazına
sarıldılar. Ardına düşüp evine götürdüler onu. Yolun
otu çiçeği sarıldı yorgun ayaklarına. Ağsıvayla
sıvanmış bahçe duvarının önünde yabancı bir erkeği
görünce yaşmaklanacak oldu... Hüseyin'in anası.
Sonra sekiz yıldır ağlaya ağlaya ferifi tükettiği
gözlerinden çok yüreğiyle tanıdı oğlunu. Kollarını
açıp ''Oğlum'' diye inledi. Tahtaoba Köyü şenliği
durdu o gün. Savaşa yolladıkları yirmi civanın
yerine geriye dönen bu bitkin genç için toy vuruldu,
düğün kuruldu, kurbanlar kesildi. Anası başındaki
kahır kasnağını çıkardı. Seferberliğe giden de geri
gelirmiş demek...
Bekledi Hüseyin. Susup bekledi birilerinin
Hediye'den bahsetmesini. Ne anası, ne bacısı adını
anmadı gelinlerinin. ''Yoksa ahtını bozup kocaya mı
verdiler sözlümü ? diye bir kuruntu zihnini yakıp
geçti. Olamazdı ama aht vardı ortada. Hem ailesi
verecek olsa da yavuklusu çiğnemezdi yar hatırını.
Dayanamadı, töreyi bozup sordu sonunda.
-Ana Hediye'm nasıl?
Gözlerini oğlundan kaçırıp başını iki yana salladı
anası. Birilerine
ilenerek döğündü.
-Hediye'yi sorma oğul, kız kısmı bunca sene duru mu?
Uçurdular yuvadan,
alıcı kuşlar kaptı onu.
Anlayamadı Hüseyin. Söz vermişti ana babası, nasıl
uçururlardı yuvadan. Anasının ağzından daha fazlaca
gidemedi ama bin bir türlü kuruntuyla geçirdi
geceyi. Sabah Tokat'a giden at arabasına binip
Örtmeliönü'ndeki ahşap evin önüne geldi. Kalbi pıtır
pıtır atarak sekiz yıldır kavuşmayı düşlediği
yavuklusunun evini seğirtti uzaktan. İşte çoğu şey
bıraktığı gibi duruyor. Gözeler şırıldıyor yol
ortasındaki arktan. Hediye'nin bahçesinde kirazlarda
çiçek açmış. Evin kafesli penceresinden yavuklusu
onu seğrediyor belkide. Siyah perçemleri lal
yanağını gölgeliyordur. Öyleyse ne demek istemişti
anası. Bakır kapı halkasını vurdu elleri titreyerek.
İçeride ses soluk yok, bir daha denedi, yine cevap
veren olmadı. Geri çekilip pencerelere baktı,
kimsecikler görünmüyordu. Karşı evin önünde
kendisini seğreden bir adama sordu,
- Evdekiler nerede?
- O evdekiler buradan ayrılalı çok oluyor.
- Nereye gittiler ki?
- Geyras'ta bir çiftliğe.
- Ya Hediye
- Hediye'ye ne olduğunu bilmeyen mi var Tokat'ta.
Kötü yola düştüydü yosma.
El elinde eğlence olduydu. Laf söz ettiler çevreden.
Gözümle görmedim ama
birileri alıp, götürüyormuş bazan. Ana babası
utancından terk etti buraları
zaten. Hediye'de alıp başını gitti. Dedikoduya
dayanamadı dediler. Hatta
giderken söylediği mani kızların dilinde.
Gidiyom elinizden
Kurtulam dilinizden
Yeşil baş ördek olsam
Su içmem gölünüzden
Can alıcı kurşunlara uğradığında bu kadar
yıkılmamıştı Hüseyin. Er başına iş gelir demiş ya
atalar, böylesi işte gelirmiş demek. Eli ayağı
kesiliverirmiş insanın, yıldırım çarpmışçasına
yanarmış demek. Karşısındaki adamın anlattıklarını
duymuyordu artık. Sekiz yıldır yüreğinde muhabbetini
sakladığı, uğrun uğrun hasret çektiği yavuklusunun
sesi kulaklarında çınlıyordu. Vedalaşmaya geldiğinde
pencerede beliren gölgeyle hatırlıyordu onu. Cephede
üzerine top mermisi düşüp parçalanan dostları geldi
gözlerinin önüne. O mahşerin içindeyken bile ölümü
istemeyen delikanlı bir haberle ölüden beter hale
gelirmiş demek.
Ah dönmez olaydım sılaya. Başımın üzerinde
vızıldayan kurşunlardan biri yüreğimi parçalasaydı
keşke. Canlı canlı kumlara gömülen dostlarımın
içinde bende olsaydım. Geri dönmeye sevinmek ne
gafletmiş meğer, diye inledi. Ardını döndü konuştuğu
adama. Yedi düvel düşmanın yıkamadığı yiğit,
omuzları düşmüş bir şekilde döndü köyüne.
Aslan yarim kız senin adın Hediye
Ben dolandım sende dolan gel beriye
Fistan aldım endazesi on yediye
Az mı geldi gönderdiğim hediye
Bundan böyle Hüseyin'e bahtsız yiğit dediler.''Sevdiceği
hoyrat ellerde dolaşırmış, yarine haram olmuş.''
dediler. Örtmeliönü'nün nazlı güzeli, yüzü hiç
gülmeyen bir kadın olmuş. Sekiz yıldır hasretini
çeken yavuklusu kan kusar olmuş da yabanın
destursuzu safasını sürermiş. Aldı başını gitti
Hüseyin. Hediye gibi onun nereye gittiğini bilen
çıkmadı.
Bereketli elleriyle kızgın sac üzerinde çökelekli
gözleme yapan reyhan kokulu Türkmen kadınları bir
türkü mırıldanır ki nağmesini duyan, mutlu kızın
türküsü sanır onu. Bilinmez ki dünyanın yedi
köşesinde gök esin misali tutam tutam biçilen
Anadolu evlatlarının yasıdır anlatılan. Çok değil,
iki nesil önce al fistanlı bir yosma , çakır
gözlerinden akan yaşı kına görmemiş elinin tersiyle
silip söylerdi bu türküyü. Irmaklar gibi çağıl çağıl
ağlardı söylerken. O da kayıplara karıştı Tokat'ın
yitirdiği yağız yiğitlerle beraber. Hac Dağı'nda
yatan kırk kızlar kadar meçhul artık.
Üfleme ateşi sönmüş külleri oğul. Kabuk bağlamış
yaraları kakşatma. Sus, bilen olmasın Hediye'nin
hikayesini. İçleri kıpır kıpır olarak ünlesin
kızlar. Varsın onu bir cilveli yosmanın türküsü
sansınlar. Hangi yarayı sarmadı zaman, hangi gözyaşı
kurumadı toprağa düşünce? Yitirdiğimiz hangi canın
yası bizle kaldı ki? Kapat bu bahsi balam, ört
kimsenin bilmediği ayıbı. Hediye namuslu bir
kadındı.
Cepheden dönen Hüseyin bir daha yavuklusunun yüzünü
gördü mü bilmiyoruz. Yahut bildiklerimizi söylememek
belki en iyisi. Şuarası kesin ki onların kara
bahtını Tokat'ın ipek bürüklere bürünmüş fidanlara
benzeyen kızlar türkü yapıp söyledi. Tarihler
yazmadı savaşa giden gençlerin geride bıraktığı
yüreği yaralı kızların acısını. Onların hatırasını
yaşatacak anıtlar dikilmedi hiçbir yere. kara
sevdalı gençlerin her biri yaşadı, kocadı, dünyayı
terk etti ama halkın hafızası o felaket günlerinde
solup gitmiş gülleri canlı tuttu. O gün bu gündür
Tokatlı bir güzele vurulana derler ki;
Tokat bir dağ içinde
Gülü bardağ içinde
Tokat'tan yar sevenin
Yüreği yağ içinde.
Kaynak:
Hulusi ÜSTÜN
Tokat Reşadiyem Dergisi 2002 |
|
|
|
|